17 Mart 2012 Cumartesi

Muallim Ahmet Rıfkı...

Muallim Ahmet Rıfkı...

Atatürk'e mektuplar..: Bir Cumhuriyet Aydını: Necip Hablemitoğlu-Ali Rıza...

Atatürk'e mektuplar..: Bir Cumhuriyet Aydını: Necip Hablemitoğlu-Ali Rıza...: Cumhuriyetimizin temel değerlerinin ve Kemalizmin yılmaz savunucusu Dr. Necip Hablemitoğlu’na dokuz yıl öncesıkılan kurşunlar ulusal bütünlü...

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ-1 @ataturkhaber

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ-1 @ataturkhaber: Türk! Öğün. Çalış. Güven. Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk Milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimiz'in dayanağı Türk Topluluğu'dur. ...

Atatürk'e mektuplar..: AKP’ye tepki göstermeye kimsenin hakkı yok- @atat...

Atatürk'e mektuplar..: AKP’ye tepki göstermeye kimsenin hakkı yok- @atat...: Son bir haftadır 4+4+4 le ilgili olan gelişmeleri dehşetle izliyorum. Atatürkün meclisinde milletvekilleri düşmanca birbirlerine saldırıyor...

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ-2 @ataturkhaber

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ-2 @ataturkhaber: Herşeye rağmen muhakkak bir nûra doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız, aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz se...

Dışişleri: Türkler Suriye’den ayrılın | Kemalistler

Dışişleri: Türkler Suriye’den ayrılın | Kemalistler

'İsrail'i bir haftada yok ederiz' - THA

'İsrail'i bir haftada yok ederiz' - THA

16 Mart 2012 Cuma

Çılgın Teori


Güner on Mart 16th, 2012
Paranoya, kontrol altında tutulduğu sürece üretkenliği ve verimi artırır.
     Sömürgenler, Türkiye asrın dehasını kaybettiğinde hiç vakit kaybetmediler. Zorla parça pinçik ettikleri Osmanlı’nın ardından dirayetli bir cumhuriyetin yükselmesi hayli endişelendirmişti onları.
     İkinci dünya savaşıyla birlikte ecnebiye açılan kapılar ve verilen tavizlerin arkası hiç kesilmedi. Türkiye üzerinde yaratılan muhtaçlık ve yetersizlik duygusu, özellikle ABD olmak üzere Avrupa’ya bağımlılık yarattı.  Batı,  kendisini model almaya çalışan Türkiye’yi bir atılım yapamaması için  hep kontrol  altında tutmaya  çalıştı.
     Hem, doğuya açılan kapının yüzlerine kapanmamasını sağlayacak kadar dost ve muhtaç, hem de köprübaşındaki Deli Dumrul gibi kendilerine problem çıkaramayacak kadar dost ve zayıf olan bir Türkiye yaratmaya çalıştılar hep.  Bunun için, beyinleri toplayıp kendi menfaatleri yönünde eğittiler. Ekonomik kararlar ve sosyal yapılanmalar hep batı lehine oldu. Türkiye kendi menfaatini koruma cüreti gösterdiğinde ise; kültür mozaiğinden sallanan bir etnik parçanın ya da medeniyetler beşiğinden dürtülüp uyandırılan bir dini grubun çatışmaları çıkıverir bir anda.
     Etnik terör, irticai yapılanmalar ve bunlara müdahaleyi borç bilen askeri ihtilaller. Gelişmeye karşı muhteşem bir fren mekanizması oluşturdu… Bunu ancak bir gâvur akıl edebilir. Gâvur aklına itibar edenler de uygular.
   Tarihin bu dümeni defalarca döndürüldü ülkemin üzerinde. Ama o adamı sevmedikleri için “Tarih, ders alınsaydı tekerrür eder miydi hiç?”  sözünü de kimse iplemedi. ( “İplemedi” doğru seçilmiş bir kelimedir. Daha nazik olunduğunda anlam kaybolur.) Dümene her geçen, geleceği geçmişin üzerine inşa etmek yerine, atalarının aklını küçümseyerek, hep yeni bir başlangıç yapmaya çalıştı.
     Şimdilerde çok sağlam bir senaryonun sahnelendiğini görüyoruz. Biz her ne kadar ders almasak da senarist dersini almış ve senaryoyu güçlendirmiş.
        Koalisyon ortağı olarak iktidara oturan hoca,  rejimle ilgili gerçek fikirlerini zamansızca açığa çıkardı. Bu -tabiri caizse- vakitsiz ötüşün cezası hemen kesildi. Cumhuriyet bekçileri tarafından demokrasiye balans ayarı yapıldı. Ama ne ayar! Cumhuriyeti değiştirecek kadar uzun ömürlü bir ayar. Böyle olacağını bilseler, “Halk sokaklarda bulsun balansını”  deyip bırakırlardı herhalde.
     Senarist akıllı çıktı. Hem de dalgacı…
    Karda yürüyüp izini belli etmeyecek bir lideri,  hapisten çıkarıp başbakanlık koltuğuna oturttu ki; yapacakları da koltuğa çıkışı gibi inanılmaz olsun. Hatta bu, iktidara ulaştıran yol, yapabilecekleri için ilham versin ve kılavuz olsun.  Ve yine hatta, “deliyi görünce sopasını saklayan” halkın zihninde  “bu adam boşuna gelmedi” dedirten bir karizma oluştursun.
    Hem Türk Milletinin İslamiyet’le tanıştığından beri hazır olan  din zemini, hem de yüzlerce medeniyete beşiklik etmiş coğrafyanın  bahşettiği  etnik, dini ve din-köken sentezli elli küsur grup, taraftarlarını, kendilerini güç olarak görüp fanatikleştirirken, toplamın enerji kaybına neden olduğunu ve kendisinin de toplamın bir parçası olduğunu hiç düşünemedi.
  Din, mazlumiyet ve kabadayı karizması,  halkın güvenini kazandı. Kadayıfçı hocadan elde edilen dersler iyi değerlendirilerek ve halk ürkütülmeden küçük ama emin adımlarla yollar kat edilmeye başlandı.
   Atatürkçü Türkiye Cumhuriyetinin  hassas değerleri birer birer tartışılıp  halkın tepkisine göre süreç işletilecekti: Herhangi bir parti üyesi, herhangi bir yerde tartışma başlatacak. Aşırı tepki alırsa  disiplin kuruluna sevk edilecek ve konu beklemeye alınacak, tepki az ise “o’nun fikridir, partiyi ilgilendirmez deyip tartışmayı sündürmek, tepki daha az ise “tartışmak gerekir”  gibi  bir sakız politikası üretip bütün milli değerleri çiğneyecek.  Din damarından beslenen bu siyasi görüş kendine risk oluşturan öğelerden  kurtulmak için  kurtulacağı demokratik değerleri kullanacaktı.
-          Laiklik din ve vicdan özgürlüğü olduğuna göre, inanç gereği türban örtmek engellenmemeli.
-          Halkın çoğunluğunun oylarına mazhar olduğuna göre yaptığı her şeyi halk istiyor demekti. Milli irade buydu.
-          Atatürkçüler, Atatürk üzerinden prim yapmaya çalışıyorlardı ve Atatürk’ün değerlerinin bekçisi onlardı.
-          Türk Milleti demek faşizmdi, doğrusu Türkiye halkları olmalıydı.
-          Basın özgürlüğü demek, öyle tamamen özgürlük değildi. Bitaraf olmak bertaraf olmaktı.
-          Demokrasi ve laikliğin teminatı asker değil onlardı.
     Nihai amacı İslami temellere dayanan bir rejim kurmak olan siyasi görüş, İslamiyeti hep öcü gören batı tarafından niçin desteklendi?
     Batı, hinduizme, budizme, şintoizme, sihizme düşman mı ki islamiyete düşman olsun? Tam tersi, insan sevdiğiyle(?) uğraşırmış, ülkeler de öyle. İslam devletleri batının en tasvip ettiği yönetimlerdir. İslam coğrafyası kendiyle barışık olmayan karakteriyle batı için paha biçilmez bir kaynak ve pazardır. O yüzden, batı, İslami toplumları özellikle, ayrışan küçük değerler, mezhepler bazında hep destekler.
      Aynı sebepten, Türkiye’yi demokratik ve laik bir cumhuriyet olmaktan çıkarıp, Ortadoğu İslam potasında eritmekten sayısız menfaat beklemektedir. Bu yüzden İslamiyete düşman gibi görünerek, tepki yayılmasını destekler. Bu periyotta İslam karşıtı söylemler ve kışkırtmalar ( karikatür krizi gibi) tarafgirliği artırmıştır.
     İslami temellere dayalı bir rejimin en kuvvetli düşmanı etnik yapılardır. Bunun için Türk Milliyetçiliği yıpratılmalı, bitmek üzere olan pkk terörü  “kürt açılımı” gibi bir etnik canlandırmayla yeniden hızlandırılmalıydı. Gerekirse, dini hassasiyetleri de batıdaki gibi fanatik olmayan ve çeşitli olan bu bölge, gözden çıkarılmalıydı ki, hem rejime fiilen köstek olmasın, hem de Türklüğü hep diri tutan Kürtçülük meselesi saf dışı kalsın, böylelikle Türk milliyetçiliğinin yerini İslam milliyetçiliği alabilsin. Tarihte Türk adını taşıyan ikinci devletin kurucusu Atatürk de elbette Türklüğün omurgası…Hatta Arap kültürünün yüzyıllarca süren etkisine rağmen kaybolmamış  Orta Asya destanları bile kirletilmeliydi.
     Toplum mühendisleri çok iyi çalıştılar.
    Halk her zaman mazlumdan yana olmuştur. Mazlum edebiyatı ana kolonlardan biri olmalı, her gün olmazsa bile günaşırı hatırlanmalı.
      Halkın acıma duyguları üst seviyededir. Öyleyse can alıcı noktalarda ağlanmalıdır.
      Halk kanun kitap bilmez, okumaz. Baskın olan haklıdır. Külhanbeyi duruşu ve iyi bir hatiplik halkın tam aradığı şey.
     Basında ve sokak hayatında, fikir özgürlüğü ve tartışma perdesi altında, milli değerler ile modern hayata dair değerler sorgulanmaya, törpülenmeye ve aşındırılmaya başlandı. Şüphelendir- boşalt- yenisini koy- benimset (kabullendir) döngüsündeki beyin yıkama faaliyeti bertaraf olmaktan çekinen medya sayesinde kolayca sahnelendi.
   Muhafazakar toplumun karşı çıkmayacağı konulardan başlayarak cumhuriyet tarihi ve edinimleri değiştirilmeye başlandı:
-          Organize alkol  yasaklamaları,
-          “Türban bir realitedir”, “Kürt sorunu bir realitedir” açıklamaları,
-          İslam kimliği üst kimlik olmalıdır yorumu,
-          “Mecliste askerin yeri yok” çıkışması,
-          Alevi ibadetgahları,  kadınlara cami yapılması, İstanbul’da kıymetli bir yeşil alana cami yapılması tartışmaları,
-          Kaçak Kur’an kursları ve cemaat/tarikat yurtlarına göz yumulması,
-          Yeni türbeler türemesi ve diyanetin sessizliği, gelenek yakıştırması,
-          Dini  motifli ve devlet televizyonlarında İslami, ecnebi isimli televizyonlarda ise Hristiyan kültüründen gelen metafizik dizi ve filmlerdeki artış,
-          Dolayısıyla ve ayrıca şifreci, kahin ve falcılara rağbetin artması,
-          Alternatif tıbbın modern tıbbı, şifalı otların eczacılığı sorgulatacak seviyede yaygınlaşması,
-          Atatürk’ün özel hayatına dair yıpratıcı tartışmalar,
-          Bayan çalışanların kıyafetleri üzerine tartışmalar(kıyafet yönetmeliği yokmuş gibi)
-          TSK ve çalışanlarıyla ilgili negatif haberlerin uzun süre gündemde tutulması,
-          Kötü haberleri “burası Türkiye” sloganıyla sunarak Türklüğün aşağılanması,
-          AB uyum yasalarının gölgesinde iktidarın ideolojisini ve menfaatlerini destekleyen yasaların çıkartılması,
-     Hukuk hatalarının vicdanları yaralayacak şekilde sergilenmesi ve hukuk sisteminin meşruiyetinin tartışılır hale getirilmesi,
-          Eğitim sisteminde zırt pırt değişiklik yaparak çorbaya dönüştürülmesi ve köklü bir değişim için zemin hazırlanması, özel okullar ve dershanelerle, güya anayasa tarafından korunan “tevhid-i tedrisat” kanunun yok sayılması,
-          Vatandaşlık şuuru ve davranış geliştirme yerine  kazanç(puan) odaklı bir eğitim,
-          Kadına yönelik suçlarda kaplumbağa tepkisi göstererek, modern yaşamın simgesi kadını baskılamak,
-          Dini kutlamalardaki artış, cuma tebrigatına kadar yaygınlaşma,
-          Televizyonlarda bilgi ve yetenek yarışlarının yerini şans oyunlarının alması, yarışmacıların dilendirilmesi sonucu emeğin, yerini ajitasyon ve şansa terk etmesi,
-          Devlete ait varlıkların satışı ve bazı belirsiz kaynaklardan elde edilen para ile  üst yapı yatırımları ve makyajla ekonominin şahlanmış görünümü,
-          Minimal ama can alıcı, özellikle sağlık alanında , atılımlarla  göz doldurmak,
-          …..
   İslami bir rejim arzusuna rağmen, makyevalist bir yaklaşımla, köprüyü geçene kadar kilisenin desteğini de reddetmediler.
     Kiliseler açılımından istifade eden iki güç var. Birincisi din tabanlı bir yönetim isteyen hükümet. Radikal kesimlerde, dini kutuplaşmayı keskinleştirmesiyle birlikte, ılımlı ve özgürlükçü kesimleri de saflarına çekmiştir. Böylelikle hem gerçek politikasını gizlemiş, hem kararsızları yanına çekmiş, hem de yalan inanılırlığını artırmıştır.  Bunun devamı, koyu Katolik Gürcistan’la  neredeyse sınırları kaldırıp, etkisi henüz kaybolmamış kilisenin Doğu Karadeniz’de at koşturmasına çanak tutmaya kadar varacaktır.
    İkinci olarak, Sömürgen senarist ise, daha sonra demokrasi getirmek üzere,  İslamlaştırmak istediği coğrafyanın, yönetimini gaza getirirken, ileriki emellerinde kullanacağı dini yapıyı medeniyetler beşiğine yatırmaktadır. Belki Pontus’un canlandırılması, belki de federatif ya da özerk bir Laz oluşumu.  Hepsinden önemlisi bunlar gerçekleşirken geçecek uzun yıllar boyunca oluşacak pazar ve karışacak bölgenin altında yatan zenginlikler.
     Sömürgen aynı zamanda, desteklediği İslam politikasıyla Türklüğü baltalasa da, olası Turan hareketlerine karşı Türki Devletlerin arasındaki fiziki tamponu güçlendirmek ve yeni bir oluşumla çeşitlendirmek istemektedir. Aynı, desteklediği rejim değişikliğinin,  rejimdaşı İran ile fiziki temasını koparacak bir kürt oluşumunu da desteklediği gibi…
     Rejim çılgınlığı uğruna, sömürgenlerin yıllar önce ortaya koydukları siyasi haritanın hayata geçmesine  ya gaflen  ya kasten göz yumulmaktadır. Kuzeyde arzuyu şayan Pontus, olmazsa bir laz oluşumu. Doğuda şımartılmış bir Ermenistan ve Kürt oluşumu. Güneye de Hatay’da, “Yetmez ama evet”çiler için, şimdilerde göçlerle doldurulup tohumları ekilen muhtemel bir Süryani Arap oluşumu…
     Kim bilir belki de çıkma bir uçak gemisi alıp Kıbrıs’tan da vazgeçeriz.

KUTLU DOĞUM HAFTASI YALANI.......................


   İslam dininin kurucusu ve Peygamberi  Hz. Muhammed’in doğum tarihi, bizim öğrenciliğimizde bazı kaynaklarda 570, bazı kaynaklarda da 571 yılı olarak verildiği halde hangi ayın kaçıncı günü doğduğuna ait hiçbir bilgi verilmezdi. Daha sonra öğretmen olduğumuzda bizler de öğrencilerimize Hz. Muhammed’in milattan sonra 571 yılında doğduğunu söylerdik. Çünkü elimizdeki Din Dersi kitabında öyle yazıyordu.
   Diyanet İşleri Başkanlığı 1989 yılında Hz. Muhammed’in 571 yılının 20 Nisan günü doğduğunu hiçbir kanıt gösterme gereği duymadan açıkladı, 20-27 Nisan günlerini kapsayan haftayı “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan etti ve bununla ilgili bazı etkinlikler sergilemeye başladı.
Mustafa Kemal’in önderliğinde ve çağırısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi, ilk toplantısını 23 Nisan 1920’de Ankara’da yapmış, Türkiye’yi işgalden kurtarmaya ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmaya karar vermiş, Mustafa Kemal’i de hem Meclis Başkanlığı’na, hem de Türk Kurtuluş Savaşı Komutanlığı’na getirmişti. Yani ulusun egemenliğini ulus kendi eline almıştı. Bu önemli günü de sevgili Atatürk, Türk çocuklarına bayram olarak armağan etmişti. Biz bu bayrama “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” diyoruz. 23-30 Nisan günlerini içine alan “Egemenlik Haftası”da üniversitelerde, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) gibi örgütlerde “Türk Kurtuluş Savaşı çeşitli panel ve söyleşilerle incelenmekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne zor şartlarda kurulduğu bilimsel olarak ortaya konulmaktadır. 1989 yılında icat edilen 20-27 Nisan Kutlu Doğum Haftası’nın tam ortasında “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”, 23-30 Nisan günlerini içine alan haftada da “Ulusal Egemenlik” kutlanmaktadır.
   23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile 23-30 Nisan arası kutlanan Egemenlik Haftası’nı gölgelemek ve giderek Türk ulusuna unutturmak, bunun için de bir bahane geliştirmek gerekiyordu. Öyle bir bahane bulunmalıydı ki buna itiraz edenler derhal dinsiz ilan edilmeli ve etkisizleştirilmeliydi. Bu fitne-fesatın gözlerden saklanması için Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, üniter yapısına, laik rejimine zarar verecek, Atatürk devrimlerini ortadan kaldıracak, milli değerlerin yerine dini kullanarak bir takım safsataları oturtacak projelerin geliştirilmesinde dış güçler, içteki işbirlikçilerine çok büyük katkılar sağlamışlardır. Bu katkılarının en önemlisi de hiç şüphesiz Kutlu Doğum Haftası projesidir. Dünyada Hz. Muhammed’in 20 Nisan’da doğduğunu iddia eden Türkiye’den başka bir ülke yoktur. Dünyanın jeopolitik açıdan en önemli noktasında bulunan Türkiye’de Haçlı İrtica tarafından desteklenen bu uyduruk proje maalesef  tutmuş ve oturmuştur.
   20-27 Nisan tarihlerini içine alan Kutlu Doğum Haftası kutlamalarındaki hinliği sezen toplumumuzdan gelen tepkiler üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı, Kutlu Doğum Haftası’nı 13-20 Nisan tarihleri arasına çekmek zorunda kalmış olmasına ve Kutlu Doğum Haftası 20 Nisan’da sona ermesine karşın 27 Nisan tarihine kadar uzatılmaktadır.
   Niçin 27 Nisan?
   Fethullah Gülen isimli hain, 27 Nisan 1941’de Erzurum’un Hasankale –Pasinler- ilçesinin Korucak köyünde doğmuştur. Haçlı irticanın içteki işbirlikçileri, doğrudan doğruya Fethullah Gülen’in doğum gününü kutlayamadıkları için Hz. Muhammed’i bu hinliklerine alet etmektedirler. Fethullah Gülen’in doğum gününü kutlamak için  Peygamberimizi kullanmaktadırlar.
İslam tarihi alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Hindistanlı Müslüman ilim adamı Prof. Muhammed Hamidullah’ın yaptığı uzun araştırmalar ve hesaplamalar, Hz Muhammed’in doğum tarihinin 12 Rebiulevvel (17 Haziran 569) olduğunu doğru veya doğruya en yakın tarihi olarak ortaya koymaktadır. Bu da 17 Haziran değilse 16 veya 18 Haziran olarak telaffuz edilmektedir. Hamidullah bu sonuca, nesî hesaplamaları ve kamer takvimi üzerindeki titiz çalışmaları sonucu ulaşmış olup henüz Hamidullah’ın tezini çürütecek bir kanıt da ortaya konulamamıştır.
   Görüldüğü gibi Hz. Muhammed’in Haziran ayının 17’sinde doğmuş olabileceği, Hamidullah gibi bir bilim adamı tarafından doğru veya doğruya en yakın tarih olarak saptandığı halde Diyanet İşleri Başkanlığı, hiçbir kanıt göstermeden Hz. Muhammed’in doğum gününü 20 Nisan olarak açıklıyor. Eğer Hz. Muhammed bugünleri görseydi kendi doğum tarihini 20 Nisan olarak açıklayan ve 20-27 Nisan arasını Kutlu Doğum Haftası olarak ilan edenlerin yüzüne tükürmez miydi?
   Fethullah Gülen’in doğum gününü kutlamak isteyenler, bu kirli emellerine Hz. Muhammed’i alet etmektedirler. Bunlara Müslüman denebilir mi? Türk tarihinin en önemli günlerini geriye atmak ve bunları zaman geçtikçe ulusumuza unutturmak isteyen vicdansızlar, Amerikanperestler, Haçlı irticanın uşakları Atatürk Türkiyesi’nden rahatsızlık duymaktadırlar. “Kutlu Doğum Haftası” yalanı İslam dininin kurucusu ve Peygamberi Hz. Muhammed’in doğum tarihi, bizim öğrenciliğimizde bazı kaynaklarda 570, bazı kaynaklarda da 571 yılı olarak verildiği halde hangi ayın kaçıncı günü doğduğuna ait hiçbir bilgi verilmezdi. Daha sonra öğretmen olduğumuzda bizler de öğrencilerimize Hz. Muhammed’in milattan sonra 571 yılında doğduğunu söylerdik. Çünkü elimizdeki Din Dersi kitabında öyle yazıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı 1989 yılında Hz. Muhammed’in 571 yılının 20 Nisan günü doğduğunu hiçbir kanıt gösterme gereği duymadan açıkladı, 20-27 Nisan günlerini kapsayan haftayı “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan etti ve bununla ilgili bazı etkinlikler sergilemeye başladı.Mustafa Kemal’in önderliğinde ve çağırısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi, ilk toplantısını 23 Nisan 1920’de Ankara’da yapmış, Türkiye’yi işgalden kurtarmaya ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmaya karar vermiş, Mustafa Kemal’i de hem Meclis Başkanlığı’na, hem de Türk Kurtuluş Savaşı Komutanlığı’na getirmişti. Yani ulusun egemenliğini ulus kendi eline almıştı. Bu önemli günü de sevgili Atatürk, Türk çocuklarına bayram olarak armağan etmişti. Biz bu bayrama “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” diyoruz. 23-30 Nisan günlerini içine alan “Egemenlik Haftası”da üniversitelerde, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) gibi örgütlerde “Türk Kurtuluş Savaşı çeşitli panel ve söyleşilerle incelenmekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne zor şartlarda kurulduğu bilimsel olarak ortaya konulmaktadır. 1989 yılında icat edilen 20-27 Nisan Kutlu Doğum Haftası’nın tam ortasında “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”, 23-30 Nisan günlerini içine alan haftada da “Ulusal Egemenlik” kutlanmaktadır. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile 23-30 Nisan arası kutlanan Egemenlik Haftası’nı gölgelemek ve giderek Türk ulusuna unutturmak, bunun için de bir bahane geliştirmek gerekiyordu. Öyle bir bahane bulunmalıydı ki buna itiraz edenler derhal dinsiz ilan edilmeli ve etkisizleştirilmeliydi. Bu fitne-fesatın gözlerden saklanması için Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, üniter yapısına, laik rejimine zarar verecek, Atatürk devrimlerini ortadan kaldıracak, milli değerlerin yerine dini kullanarak bir takım safsataları oturtacak projelerin geliştirilmesinde dış güçler, içteki işbirlikçilerine çok büyük katkılar sağlamışlardır. Bu katkılarının en önemlisi de hiç şüphesiz Kutlu Doğum Haftası projesidir. Dünyada Hz. Muhammed’in 20 Nisan’da doğduğunu iddia eden Türkiye’den başka bir ülke yoktur. Dünyanın jeopolitik açıdan en önemli noktasında bulunan Türkiye’de Haçlı İrtica tarafından desteklenen bu uyduruk proje maalesef tutmuş ve oturmuştur. 20-27 Nisan tarihlerini içine alan Kutlu Doğum Haftası kutlamalarındaki hinliği sezen toplumumuzdan gelen tepkiler üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı, Kutlu Doğum Haftası’nı 13-20 Nisan tarihleri arasına çekmek zorunda kalmış olmasına ve Kutlu Doğum Haftası 20 Nisan’da sona ermesine karşın 27 Nisan tarihine kadar uzatılmaktadır. Niçin 27 Nisan? Fethullah Gülen isimli hain, 27 Nisan 1941’de Erzurum’un Hasankale –Pasinler- ilçesinin Korucak köyünde doğmuştur. Haçlı irticanın içteki işbirlikçileri, doğrudan doğruya Fethullah Gülen’in doğum gününü kutlayamadıkları için Hz. Muhammed’i bu hinliklerine alet etmektedirler. Fethullah Gülen’in doğum gününü kutlamak için Peygamberimizi kullanmaktadırlar.İslam tarihi alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Hindistanlı Müslüman ilim adamı Prof. Muhammed Hamidullah’ın yaptığı uzun araştırmalar ve hesaplamalar, Hz Muhammed’in doğum tarihinin 12 Rebiulevvel (17 Haziran 569) olduğunu doğru veya doğruya en yakın tarihi olarak ortaya koymaktadır. Bu da 17 Haziran değilse 16 veya 18 Haziran olarak telaffuz edilmektedir. Hamidullah bu sonuca, nesî hesaplamaları ve kamer takvimi üzerindeki titiz çalışmaları sonucu ulaşmış olup henüz Hamidullah’ın tezini çürütecek bir kanıt da ortaya konulamamıştır. Görüldüğü gibi Hz. Muhammed’in Haziran ayının 17’sinde doğmuş olabileceği, Hamidullah gibi bir bilim adamı tarafından doğru veya doğruya en yakın tarih olarak saptandığı halde Diyanet İşleri Başkanlığı, hiçbir kanıt göstermeden Hz. Muhammed’in doğum gününü 20 Nisan olarak açıklıyor. Eğer Hz. Muhammed bugünleri görseydi kendi doğum tarihini 20 Nisan olarak açıklayan ve 20-27 Nisan arasını Kutlu Doğum Haftası olarak ilan edenlerin yüzüne tükürmez miydi? Fethullah Gülen’in doğum gününü kutlamak isteyenler, bu kirli emellerine Hz. Muhammed’i alet etmektedirler. Bunlara Müslüman denebilir mi? Türk tarihinin en önemli günlerini geriye atmak ve bunları zaman geçtikçe ulusumuza unutturmak isteyen vicdansızlar, Amerikanperestler, Haçlı irticanın uşakları Atatürk Türkiyesi’nden rahatsızlık duymaktadırlar.

TARİH 19 0CAK 1919.!!!!!


Tarih 19 Ocak 1919.. İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Richard Webb İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılarından Sir Ronald Graham‘a bir özel mektup göndermiş ve Türkiye’nin durumunu şu satırlarla dile getirmiştir.
Görünürde Türkiye’yi işgal etmediğimiz halde, şimdi valilerini atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlara girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan serbest bırakıyoruz. Demir yollarını sıkıca denetimde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz. Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor. Halife elimizin altında bulundukça İslam dünyası üzerinde ek bir denetim aracına sahibiz. Bildiğiniz gibi Padişah bizi buraya yerleştirmek istiyor.” ( Sinan Meydan Cumhuriyet Tarihi Yalanları sayfa-141)