15 Mart 2012 Perşembe

DİNDAR GENÇLİK YETİŞTİRMEK…


AKP iktidarının muhafazakâr bir gençlik yetiştirmek istediğini bilmeyen yoktu. Başbakanın “Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz” sözü bilinen bir şeyi açıkça ilan etmesinden başka bir şey değildir. Bu söz, yalnız laik kesim tarafından değil, muhafazakâr ve liberal çevrelerin sözcüleri tarafından da garip karşılanmış olmakla geniş bir kesimin hoşuna gitmiş olmalıdır. Dolayısıyla oy getirmesi beklenen bir ifadedir. Çünkü bu kitlelerin kömür, kuru fasulye ve tarım destekleme parası kadar moral değerlere de ihtiyacı vardır.
Dünya nimetlerinden yeteri kadar yararlanamayan, millî gelir bölüşüm tablolarının en altlarında yer alan insanlar için “dindarlık” algısı, öte dünyada kendilerine sonsuz nimetler sağlanması, kadın konusunda geleneksel değerleri korumayı, içki ve israftan uzak durmayı içerir.
Ne var ki başbakanın kaldırdığı “dindarlık” taşının, kendi ayaklarına da düşme ihtimali belirmiştir. Bu nedenle ertesi gün sözü evirip çevirmiş fakat sözün getirisi ile götürüsünü tarttığında getirilerinin daha fazla olacağını düşünerek muhafazakâr bir gençlik yetiştirme projesinden vazgeçmediğini ifade etmiştir.
Bu tartışmaya sağlıklı bir katkı yapabilmek için taşları gediğine koymak gerekir:

Eğitim kadar siyasetle ilişkili bir kurum herhalde yoktur. Bir ülkede hangi sınıfların siyaseti egemense eğitim de sonuçta ona göre biçimlenir. Köle sahiplerinin yönettiği bir toplumda köleler için özgürlük eğitimi yapan resmî bir kurum olamaz. Feodallerin yönetiminde aydınlanmacı eğitime izin verilemez. Sömürge bir ülkenin okullarında bağımsızlıkçı eğitim yasaktır. Sözünü ettiğimiz bu düzenlerde resmiyete aykırı eğitim ailede, bazı topluluklarda “kaçak” olarak verilebilir. Yurttaşların bir kısmı resmi eğitimin niteliğini kavrayarak farklı ideolojiler benimseyebilir. Bu yollar hiçbir zaman tam olarak kapatılabilmiş değildir. Öyle olsaydı ne köle ayaklanmaları olabilirdi, ne diktatörlere karşı özgürlük mücadelesi. Abdülhamit yönetimine başkaldırarak İkinci Meşrutiyeti ilan edenler de “Padişahım çok yaşa”eğitiminden geçmişlerdi…
Bu tartışma sırasında iktidar çevrelerine haklı olarak şu soru sorulmuştur: “Siz hangi eğitimden geçmiştiniz. Sizin okuduğunuz okullarda her sabah öğrenci Andı içilmez miydi? Okuduğunuz okulların sınıflarında Gençliğe Hitabe yok muydu?” Demek ki resmi devlet eğitimi her zaman veya herkes için başarılı olamıyor. Bunun canlı örneği bugünkü iktidar sözcüleridir. Bu da gösteriyor ki onların biçimlendirmeye niyetlendikleri  “muhafazakâr” eğitim sisteminde de muhafazakâr olmayan kuşaklar yetişecektir.
Gene bu tartışma sırasında Başbakan’ın “Dindar gençlik yetiştirmek” projesine tepki göstermekle birlikte eğitim için yanlış tanımlarda bulunanlar da oldu. Eğitimden hep çağdaş, aydınlanmacı, sorgulayıcı insanlar yetiştiren bir kurum olarak söz ettiler. Oysa eğitim var,eğitim var. Eğitimciler eğitimi “İstendik davranışlar kazandırma” olarak tanımlıyor. Sözcüğün kökenindeki eğ,tanımı nasıl da doğruluyor. Çocuk ve genç (hatta yetişkin), senin eline teslim edilmiştir. Onu istediğin gibi eğ, bük, yont; ona istediğin biçimi ver. Ortaya çıkan eserin ne olacağı, senin dünya görüşüne ve bunu şırınga etme yöntemlerine bağlı.
Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’ten başlayarak bu insan malzemesinden nasıl bir ürün çıkarılmak istendiğine yıllardır tanık oluyoruz. İşin doğasında, sana benzeyen insanları çoğaltma, mümkün olursa hapsinin sana benzemesi çabası vardır.
Siyasi iktidarın nasıl bir gençlik istediğini, onun sözcülerine bakarak çıkarabiliriz. Onlar “muhafazakâr” ve“dindar”dırlar. Ne var ki, bu iki sözcüğün geniş halk kitlelerindeki olumlu algılamalarıyla işin içinden çıkamazlar. Türkiye tarihi, “Dindar ve muhafazakâr”padişah yönetimlerine karşı nice halk ayaklanmaları kaydediyor. Bunların son örneği olan Kuvayı Milliye orduları 1922’de İzmir’e doğru akarken, padişah ve çevresindeki “muhafazakârlar” kendilerini İngiliz zırhlılarına zor atmıştı…

Bugün kendilerinin övündükleri muhafazakâr dindarlığın profili şöyledir:
Toplumun zenginler ve yoksullar olarak ayrıştırılmış olmasını normal ve makul görürler. Hatta bunun ilahi bir güç tarafından daha doğmadan insanların alınlarına yazılmış olduğunu ileri sürerler. Onlara göre bir kısım insanların diğerlerinin alın teriyle zengin olması doğaldır. Emeği en yüce değer saymak yerine, değeri malda, mülkte ararlar. Ellerinde tuttukları devlet hazinesiyle bir kısım insanları daha da zengin ederler.
Dünyanın en azılı emperyalistinin müttefiki ve işbirlikçisidirler. Bu emperyalisti kendi iktidarları için bir güvence sayarlar. İçerde yaptıkları ve yapacakları işler konusunda o emperyaliste hesap verirler. Bu emperyalistin stratejik amaçları için komşularının topraklarını işgale ve yüz binlerce insanın bu nedenle ölümüne ses çıkarmazlar. Orduları, onların istediği yerlere sevk etmeye hazırdırlar.
Ülkenin ortaçağ ilişkilerinden kurtularak çağdaş bir değerler sistemine geçişte ayak bağı olamaya çalışan geçmiş bütün hareketlere sahip çıkarlar. İkinci Abdülhamit’ten 31 Mart (1909) gericilerine, Halifeliği geri getirmek için ayaklanan Şeyh Sait’e (1925), Menemen’de şeriat ilan etmeye kalkışan (1930) cahil Nakşî mensuplarına sahip çıkarlar. O kadar da geri görünmemek için muhafazakârlıklarının üstüne bir“demokrasi” sosu sürerler. Bununla birlikte neredeyse bütün devlet organlarını tarikat mensuplarına teslim ederler.
İslam dininin Bizans’ın Arabistan içlerine nüfuz etmesini önlemek için ortaya çıktığını bile unutarak Kur’anı ve Hadis’i emperyalist, sömürücü bir sistemin ihtiyaçlarına göre yorumlarlar. Onları Hıristiyan devletlerin kabul edebileceği bir biçime sokarlar.
İktidar sözcülerinin kişiliklerine bakarak yetiştirmek istedikleri gençlerin kişiliklerini de anlayabiliriz. Türkiye gelecekte böyle bir gençlikle mi karşı karşıya gelecek ve geleceğin Türkiye’sini böyle insanlar mı yönetecek?
Dindarlığın kendisi bile böyle bir görüşe uzun süre tahammül edemeyebilir. Bereket versin Müslümanlığın ve dindarlığın yorumu iktidar sözcülerinin tekelinde değildir ve daha şimdiden onun dindarlık yorumuna geniş bir muhalefet de vardır.

İktidar çevrelerinin bu gençlik projesinin karşısına sağlam ve tutarlı bir eğitim projesiyle çıkmak gerekir. “Gençlik nasıl istiyorsa öyle yetişir”, “eğitimin bir ideolojisi olamaz” demek yanlıştır. Siyasi mücadele ve eğitimin tanımı açısından da doğru değildir. Eğitimciler şimdiye kadar böyle bir şeyi savunmadı. Türkiye’nin eğitim tarihi böyle bir başıboşluğu yazmıyor. Bu konuda en liberal görünen Amerika ve Avrupa gençliği, emperyalist sermayedarların dünya hâkimiyeti ihtiyacına göre yetiştiriliyor.
Türkiye halkını özgürleştirecek ve yüceltecek olan eğitimin niteliği “Bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, halkçı”olacaktır. Bu gençlik, ülkesinin bağımsızlığını kararlılıkla savunacaktır. Aklı köleleştiren dogmalardan kurtularak düşünme, ayırıp seçme ve karar verme süreçlerini işletecek yani aydınlanmacı olacaktır. Her işinde halkını düşünecek, onun bir parça olduğunu bilerek halk iktidarı için mücadele edecektir.        Zeki Sarıhan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder