23 Nisan 2012 Pazartesi

EGEMENLİK........

*“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.

* Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

* Özgürlüğün de, eşitliğin de adaletin de dayanağı ulusal egemenliktir.

* Ulusal egemenlik, ulusun namusudur, onurudur, şerefidir.

* Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar yok olur.

22 Nisan 2012 Pazar

ATATÜRK.........................

Atatürk, yaşamı boyunca tüm sevdiklerine hangi yaşta olursa olsun "çocuk" diye seslenirdi. Onun sözlüğünde çocuk sevgi demekti. O'nun çocuğu yoktu ama içinde bitip tükenmeyen bir çocuk sevgisi vardı. Bundan dolayı yüreği arada burkulmuş mudur bilmiyorum ama galiba bu ihtimal çok düşük; bütün Türk çocukları onun öz yavruları gibiydi. Atatürk, çocukların riyakârlık bilmeden bütün istek ve arzularını içlerinden geldiği gibi açıklamalarından çok hoşlanırdı. Son yıllarını da çok sevdiği bir çocukla geçirdi. Ülkü, Atatürk'ün çocuk sevgisinin bir simgesi oldu.


O'nun açık mavi gözleri her yerde çocukları arardı. Çağdaş ve mutlu Türkiye'yi çocuklarda görür ve çocuklarda bulurdu. Tüm yurt gezilerinde çocuklara sevgi ile yaklaşır, onlarla uzun uzun konuşurdu. Vedat Demirci'nin anılarından öğrenildiğine göre; Atatürk bir gün çocuk balosuna gider. Ortalıkta bir şaşkınlık havası doğar. Küçük bir oğlan salonun orta yerinde kalır. Bu yavru hayranlıkla bir süre Atatürk'e baktıktan sonra: "Atatürk’üm, seni öpmek istiyorum" der. Ortalığa bir sessizlik dalgası yayılır. Bu derin sessizliği Atatürk'ün sesi bozar "Öyleyse, gel öp" der. Çocuk koşarak Atatürk'ün boynuna sarılır. O sırada diğer çocuklar da: "Biz de.. Biz de.." diye bağırırlar. Böylece tüm çocuklar Ata'yı doya doya öperler. Bu görüntü çoğu kişiyi ağlatır. Büyük Atatürk de ağlar. Evet, Türk çocuklarının bu engin sevgisi için ağlar. Hem de sevinç göz yaşlarını dökerek. O gün çevresindekilere övünçle: İşte benim kuşaklarım" der.


Atatürk çocuk davasının önemini her ortamda vurgulayarak çocuklara yönelik hizmetlerde rehberlik yapmayı sürdürmüştür. 17 Ekim 1922 yılında Bursa’da kendini karşılayan çocuklara aşağıdaki şekilde seslenerek nasıl bir gençlik istediğini belirtmiştir:


‘Küçük hanımlar, küçük beyler


Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız.


Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz.


Kendinizin Ne Kadar Önemli, Değerli Olduğunuzu Düşünerek Ona Göre Çalışınız. Sizlerden Çok Şey Bekliyoruz.

23 NİSAN................

‎23 Nisan 1920,Türk Milletinin iredesini temsil eden ,Türkiye Büyük Millet Meclisinin açıldığı ve Türk Halkının egemenliğini ilan ettiği tarihtir.Büyük Önder Atatürk'ün düşüncesinde''Çocuklar Milletin geleceğidir.Onlara duyduğu sarsılmaz güvenin ve büyük sevginin ifadesi olarak bu Milli Bayramı çocuklara armağan etmiştir...Ancak;Bugün gelinen nokta ne olmuştur?Vurdumduymaz RTE hükümeti çocuklarımızı yerden yere vurmuş,4+4+4 sistemi diyerek Cumhuriyet Bekçilerimizin engellenmesi amacıyla,yavrularımızın geleceği kararmış,karar alamayacak yaşta birtakım zorunlu kararlar almaya sev kedilmiştir.Minik beyinlerin Cumhuriyet bilinci var güçle engellenmeye çalışılmaktadır.Yine birtakım makamlara çocuklar oturtulacak,(20 yaşındaki İmam Hatipli çocukları unutmadık)Yine şak şakçılar yavrularımızı alkışlayacak,makamdan inince de çocuklarımızı çocuk işçi ve çocuk gelin yapma yolunda vargüçleriyle çalışacaklardır.Sevgili arkadaşlar şu anda Milli Eğitimsiz İntihalci Bakan İllere yazılar yazarak 60 aylık,oyun çağındaki çocukları 1.sınıfa kaydettirme telaşı içine düşmüştür.Lütfen bu oyuna gelmeyelim.Ççocuklarımızı ,torunlarımızı,Büyük sevginin ifadesi olan yavrularımızı 72 AYDAN ÖNCE 1.SINIFA KAYIT YAPTIRMAYALIM...Yaptıracak olan tanıdıklarımızı da lütfen uyaralım.Bilirsiniz ki tarihimizin gurur dolu sayfalarını bizden sonra çocuklarımız yaşatacaktır.Gün ,çocuklarımıza ve Ulusal Egemenliğe sahip çıkma günüdür.Çoğalalım ,birlik olalım ve sesimizi artık yükseltelim.
92.yılında bütün bu olumsuzlukların içinde Tüm çocuklarımızın ve sizlerin ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINI KUTLUYORUM
M.kenan Ayçiçek 22.04.2012

20 Nisan 2012 Cuma

Atatürk'e mektuplar..: @Koetloe 'dan Atatürk'e bir mektup

Atatürk'e mektuplar..: @Koetloe 'dan Atatürk'e bir mektup: "Atatürk'e bir mektup'ta   @ Koetlo   Yazdı. Haydi sende  # AtaturkeBirMektup  yaz ve mektubunu ataturkhaber@gmail.com adresine gönder.Bur...

19 Nisan 2012 Perşembe

Türk olarak doğmak



HAYATTA YEGÂNE VARLIĞIM VE SERVETİM, TÜRK OLARAK DOĞMAMDIR."
"BU MEMLEKET TARİHTE TÜRKTÜ, HÂLA DA TÜRKTÜR VE EBEDİYEN TÜRK OLARAK YAŞAYACAKTIR."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

SUSKUNLUK...................

 Dilsiz değildir suskunluk, çok şey anlatır anlayana... Kelimelerin anlatamadıklarını haykırır aslında...Bir kaçış değildir suskunluk, bir bakıştan çok daha fazlasıdır... Sessiz çığlıkların bir adım ötesidir... Hayata olan öfken,insanlara olan kırgınlığın ve daha nicesi saklıdır içinde sükunetin...Rest çekmenin asil haLidir anlayana!!

KADERİNİ SEV BELKİ SENİNKİ EN İYİSİDİR........


Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.

Güneş onu yakıp kavurur....

O da Tanrı'ya yakarır keşke güneş olsaydım diye.

"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.

Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.

Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.

Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.

Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.

Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.

Her şey karşısında eğilir.

Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.

Ordan eser burdan eser, kaya bana mısın demez!

Bildiniz ... Tanrı kaya olmasına da izin verir.

Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...

Sırtında bir acı ile uyanır...

Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır...

'KADERİNİ SEV, BELKİ SENİNKİ EN İYİSİDİR...'

Amor Fati - NIETZSCHE

Tavuk toplum................

 Bilim ve sanat,bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. ''tavuk toplum'', önüne atılan bir avuç yemi gagalarken,arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz!''... Charles Darwin

YAŞAMAK...........


Yaşamak bu yangın yerinde
Hergün yeniden ölerek
Zalimin elinde tutsak
Cahile kurban olarak
...Yalanla kirlenmiş havada
Güçlükle soluk alarak
Savunmak gerçeği çoğu kez
Yalnızlığını bilerek
Korkağı, döneği, suskunu
Görüp de öfkeyle dolarak
Toplanır ölü arkadaşlar
Her biri bir yerden gelerek
Kiminin boynunda ilmeği
Kimi kanını silerek
Kucaklıyor beni metin altıok
Aldırma diyor gülerek
Yaşamak görevdir yangın yerinde
Yaşamak insan kalarak

Ataol Behramoğlu


28 ŞUBAT SÜRECİ.......


Siyasi arenada en önemli tartışmalardan birini Türk Ordusu'nun toplumsal yaşamdaki konumu oluşturmaktadır. Hatta Türkiye'nin 150 yıldır emperyalizmle boğuşan ve bağımsızlık mücadelesi veren bir ülke olduğu düşünüldüğünde, mesele çok daha önemli ve belirleyicidir. Emperyalist merkezlerde üretilen planlarda milli devlet ve milli ordunun tasfiyesi öngörülür ve bu kurumlar küreselleşme denen emperyalist saldırının stratejik hedefidir. Bu çerçevede 28 Şubat 1997 MGK Kararları ve sonrasındaki gelişmeleri kısaca değerlendirmekte ve bazı gerçeklerin altını çizmekte yarar görüyoruz. Çünkü 28 Şubat süreci, başta ABD olmak üzere Batı'nın ve işbirlikçilerinin bilincinde o kadar derin izler bırakmıştır ki, '97 yılından beri neredeyse her 28 Şubat günü, holding medyası tarafından orduyu yıpratma kampanyasında özel olarak ele alınır.
Sürecin Köşe Taşları
28 Şubat'ın tarihsel kökleri Jöntürk Devrimi'ne ve Kurtuluş Savaşı'na kadar uzanmaktadır. Ancak süreci 1990'larda başlayan küreselleşme saldırısı ve Türkiye'nin bu saldırıya direnci çerçevesinde ele alırsak ilk hatırlanması gereken 1993'te Eşref Bitlis'in öldürülmesidir. ABD'nin Kürt sorununa müdahalesine karşı komşu ülkelerle milli politikalar temelinde işbirliğini savunan ve buna uygun adımlar atan dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in CIA tarafından katledilmesi, ordudaki emperyalizme cephe alan unsurların hedefte olduğunun ilk somut göstergesiydi. Daha sonra Türk Ordusu, 1995 Mart'ındaki Çelik Harekâtı ile ABD'nin Kuzey Irak'taki hâkimiyet alanına girmiş, Irak ve Barzani ile işbirliği yaparak 1996 Eylül'ünde Amerika'nın Kuzey Irak'taki mevzilerini dağıtmıştı. Bu harekât sonunda Amerika 3500 CIA peşmergesini Guam Adası'na kaçırmak zorunda kalmıştı. Tam da bu dönemde Amerikan düşünce kuruluşlarının yayınlarında, 'Türk Ordusu'nun raydan çıktığı" tespiti yapılıyordu.
1996 Kasım'ında Susurluk olayıyla birlikte ABD güdümlü mafya-Gladyo-tarikat ortaklığının geniş kitlelerin gözünde teşhir olması ve bu temelde gelişen halk hareketi, sürecin halk dinamiğini oluşturmuştu.
Dışarıda Amerika ile karşı karşıya gelen Türk Ordusu içerde de kaçınılmaz olarak Batı destekli irtica ile hesaplaşma içine girmişti. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu'nda Batı destekli irtica birinci tehdit olarak belirlenmiş ve bu tehdide karşı Cumhuriyet Devrimi Kanunları'nın uygulaması kararlaştırılmıştı. 29 Nisan 1997'de Genelkurmay, baş tehdit içine alınan irticayı "gereğinde ulusun talebi doğrultusunda askeri güçle tasfiye" anlayışını içeren, 'Milli Askeri Stratejik Konsept'i (MASK) kamuoyuna açıklandı. Ardından 30 Haziran 1997'de Erbakan-Çiller iktidarının ordu-halk birliği temelinde gelişen kitle hareketiyle devrilmesi, sonrasında da Milli Güvenlik Kurulu'nun, yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ni kabul ederek, ırkçı boyutlardaki milliyetçiliği düşman kapsamı içine alması ve ülkücü mafyayı tasfiye kararı geldi. Aralık 1997'de ise Genelkurmay'ın, "Batı destekli irtica ile iç savaş" tehdidine karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yeniden yapılandırması başladı.
'Demokrasi' Çığırtkanlığı
28 Şubat sürecinde yaşanan gelişmeler sonucunda 'irtica', 'MGK', 'ordu', 'demokrasi', 'insan hakları' gibi konularda alevlenen tartışmalar esas olarak iki tutuma yol açtı. Bunlardan birincisi MGK kararlarına cepheden karşı çıkarken diğeri kararları ilerici karakterinden dolayı destekledi. MGK kararlarına karşı çıkan cephenin başını ABD çekiyordu. Çünkü Türk Ordusu, Amerika'nın bölgedeki jandarması olmayı reddediyor, bölge güçleriyle işbirliğine yöneliyor, Ilımlı İslam projesine karşı Cumhuriyet Devrimi mevzilerinde direniyordu. Amerikancı cephenin diğer elemanlarına baktığınızda yelpaze, RP, DYP, BBP, MHP, Hizbullah, İBDA-C ve neoliberal yazar-çizer takımından Ufuk Uras ÖDP'si, HADEP, EMEP, İHD ve maceracı gruplara kadar uzanmaktaydı. Erbakan-Çiller iktidarının yıkılması, Refah Partisi'nin kapatılması, Tayyip Erdoğan'ın ceza alması gibi gelişmeler üzerine bir araya gelen bu 'özgürlükçü' cephe 1998 baharında boy gösteren türban eylemlerinde eylem birliği fotoğraflarından bir yenisini daha gözler önüne seriyordu.
Amerika, New York Times ve Washington Post gazetelerinde "Türkiye'de gerçek iç savaş militaristlerle demokratlar arasında" diyerek işareti veriyor ve orduyu hedef gösteriyordu. Neoliberal yazarlar da daha başında sürecin adını koymuşlardı. 28 Şubat bir 'darbe' idi. Ordu siyasete müdahale etmişti. Halka rağmen yapılmış ve 'özgürlükleri' kısıtlamıştı. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat; bunların hepsi birdi. 'Demokrasi' ayaklar altına alınmış, 'insan hakları' yok sayılmıştı.
Meseleye gerçekler zemininde yaklaşacak olursak görürüz ki, emperyalizme karşı mücadeleden koparılmış bir 'demokrasi' ve 'insan hakları' söylemi dile yerleşince bilinç de sakız gibi sünüyor. 28 Şubat süreci içinde bu söylemi benimseyenler bir bir söylemin gerçek sahibi Amerika'nın yanına yuvarlandılar.
Cumhuriyet Devrimi'nin Atağı
Tarihsel olayların gerçeğine olgular düzleminde ulaşılabilir. Gerçek demokrasi, büyük burjuva devrimlerinin ürünüydü ve gericiliği ezerek geldi. 1640 İngiliz Devrimi de, 1789 Fransız Devrimi de, 1920 Türk Devrimi de, ortaçağ karanlığının üzerine silahla yürümüş, gerici iktidarları zor kullanarak tasfiye etmiş ve demokrasiyi getirmiştir. Türkiye'de 1908 Jöntürk Devrimi'nden 27 Mayıs'a milli demokratik devrim süreci, demokrasinin de yerleşme sürecidir. 28 Şubat, pratiğine bakıldığında Cumhuriyet Devrimi sürecinin bir parçası, bir atağı olarak tarih içindeki yerini alıyor. İçerdiği program, dayandığı ve karşısına aldığı kuvvetler bu gerçeği ortaya koyuyor.
Toplam olarak bakıldığında 28 Şubat, ABD güdümlü mafya-Gladyo-tarikat rejiminde önemli gedikler açmıştır. Refah-Yol hükümetinin devrilmesi ve Refah Partisi'nin kapatılmasıyla tarikatların 12 Eylül'den bu yana yerleştiği siyasi mevzilere ağır darbeler indirilmiştir. Fethullah Gülen Amerika'ya kaçmak zorunda kalmıştır. İmam Hatip'lerin orta bölümünün kaldırılması, yasadışı kuran kurslarının sınırlandırılmasıyla, ilköğretimin 8 yıla çıkarılmasıyla toplumsal yaşamı düzenleyen ileri adımlar atılmıştır. Görüldüğü gibi 12 Mart ve 12 Eylül Amerikancı faşist darbelerinin beslediği ve büyüttüğü kuvvetlerin üzerine gidilmiştir. Bu nedenle 28 Şubat'ın bu darbelerin devamı gibi anılmasının gerçeklik zemininde karşılığı yoktur.
Söylendiğinin aksine halka rağmen değil halka dayanarak yol almıştır. Susurluk olayı sonrası gelişen aydınlanma süreci geniş bir halk hareketine yol açmış, "Bir Dakika Karanlık" eylemlerinde genç, yaşlı, kadın, erkek binlerce insan bir araya gelmiştir. "Şeriata Geçit Yok", "Aydınlık Türkiye" sloganları geniş kitlelerin kuvvetli sesiyle alanlarda yankılanmıştır. Bu halk hareketinin güçlü etkisi sonucunda halk-ordu birliği sağlanmış ve süreç şekillenmiştir.
28 Şubat'ın Temel Eksiği
Temel olumluluklarına rağmen 28 Şubat, süreci pekiştirecek ve Cumhuriyet Devrimi'nin bu atağını daha kapsamlı bir program temelinde derinlemesine sürdürecek bir iktidar yaratamadı. Sürece ABD lehine müdahil olan Çevik Bir gibi 'Truva At'ları bu iktidar boşluğundan faydalandı. 1999'da gerçekleşen erken seçim tuzağıyla hükümet Cumhuriyet Devrimi'ne direnen ya da ayak sürüyen kuvvetlere bırakıldı. 28 Şubat'ın önü kesildi. Mafyanın üzerine yürümekte sınırlı kalındı. SüperNATO'nun cinayetleri durdurmasıyla yetinildi ancak bu da uzun sürmedi; Şemsi Denizer ve Ahmet Taner Kışlalı SüperNATO tarafından öldürüldü. Dünya sermayesinin özelleştirme saldırısına açık tavır alınmadı ve Cumhuriyet ekonomisi cepheden savunulmadı. Sadece özelleştirmelerin içerdiği tehlikelerle ilgili açıklamalar yapıldı. Sonuç olarak, ordunun sürecin kazanımlarına tutunarak iktidarı gütme eğilimi gelişti. Halk hareketiyle bağlar zayıfladı.
Bu gün 28 Şubat'ın siyaset yasağı getirdiği Tayyip Erdoğanlar, BOP Eşbaşkanlık göreviyle sekiz yıldır iktidar koltuğunu işgal etmekteler. TSK'nin subayları ise Ergenekon ve Balyoz gibi Amerikan tertipleriyle sanık sandalyesine oturtulmuş; ordu sürekli tekmelenen, internet sitesinden uyarıcı açıklamalar yapakla yetinen bir noktaya getirilmiştir. Ancak önümüzdeki dönemin büyük halk hareketleri, süreci tersine çevirecek birikimi de içinde taşımaktadır.
Bora Toran
TGB GYK Üyesi

17 Nisan 2012 Salı

16 Nisan 2012 Pazartesi

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK ÖLDÜRÜLDÜ MÜ?.

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK ÖLDÜRÜLDÜ MÜ?.: "Bana ilginç gelen bir yazı.Sizlerle'de paylaşmak istedim" 14 Haziran 1938 tarihinde Atatürk, Afet İnan’a şunları yazar: “Afet,Vaziye...

Ali Aytaç ÇOMAK: ŞEHİR TİYATROSU HALKIN TİYATROSU

Ali Aytaç ÇOMAK: ŞEHİR TİYATROSU HALKIN TİYATROSU: ŞEHİR TİYATROSU HALKIN TİYATROSUDUR Bugünlerde tüm tiyatro severler aynı şeylerden bahsediyor. “Ne olacak” diyor “bu Şehir Tiyatrolar...

Atatürk'e mektuplar..: Atatürk döneminde TORPİL!

Atatürk'e mektuplar..: Atatürk döneminde TORPİL!: Atatürk döneminde TORPİL! Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. ...Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN' DİR. Bakan, makamı...

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK ÜN ERMENİ SORUNUNA BAKIŞI..

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK ÜN ERMENİ SORUNUNA BAKIŞI..: Rum, Ermeni gibi unsurlardan ayrı ayrı oluşan bir takım çeteler, adi hırsızlıkla, ara sıra da öldürmelerle meşgul olmuşlar, Rum ve Ermeni ...

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK DİYOR'Kİ:

Atatürk'e mektuplar..: ATATÜRK DİYOR'Kİ:: "TÜRK ULUSUNUN DÜZENİNİ BOZMAYA YÖNELEN ÇABALAR BOĞULMAYA MAHKUMDUR.BÜYÜK TÜRK ULUSU,KENDİSİNİN VE VATANININ YÜKSEK ÇIKARLARI ALEYHİNE ÇAL...

14 Nisan 2012 Cumartesi


Atatürk diyor ki;

Efendiler; Türkiye’yi bu tuttuğu hastalıklı yollardan tükenişe ve yok olmaya sevk eden bu vadiden kurtarabilmek için bütün alimlerin keşfedebildikleri bir hakikat vardır...O da Türkiye’nin fikir hayatını yeni bir imanla istila etmek lazımdır. Milleti düştüğü felaket çıkmazından kurtarabilmek için millete benliğini tanıtarak, haysiyetini tanıtarak hayat ve bağımsızlığını kurtarmak için uğraşmaya kabiliyetli olduğunu anlatmakta yeni bir maneviyatın gelişmesi lazım geliyordu. Bu maneviyat ise hükümet teorisinin değiştirilmesi ile mümkün olabilir. Görünüşteki cephe, doğrudan doğruya ordumuzun düşman karşısında göstermiş olduğu cepheden ibarettir. Bu görünüşteki cephe, ordu cephesinin sarsılması, değişmesi, mağlup olması, çözülmesi hiç bir vakitte bir milletî ve bir memleketi mahvedemez. Bunun hiçbir ehemiyeti yoktur. Asıl ehemmiyete sahip olan ve asıl memleketi temelinden yıkan ve halkını esir eden, dahili cephelerin düşmesidir. İşte bu hakikate bizden ziyade vakıf olan düşmanlarımız ki, başta en alçak düşman olan..İngiliz,, asıl bu cepheyi yıkmak için iki üç seneden beri ve asırlardan beri mesai sarf etmektedir. Malûmu âliniz, bizim eski Osmanlı tabirimizce ‘Kale içinden yıkılır’; işte düşmanlarımız, bizi içimizden yıkmaya çalışıyorlar. Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden içerideki cephenin suskunluğudur.
Mustafa Kemal ATATÜRK

Düsünceler: SOL'un hastaligiEvet.Ne yaziktir ki, SOL cok h...

Düsünceler: SOL'un hastaligi

Evet.

Ne yaziktir ki, SOL cok h...
: SOL'un hastaligi Evet. Ne yaziktir ki, SOL cok hasta.   Olan olmustu, 1968 yilininda, güzel bir Mayis gününde, 'Paris Sarbonne' üni...

11 Nisan 2012 Çarşamba

Düsünceler: Kirmizi da olsa Yesil de olsa hep dayak yedikK...

Düsünceler: Kirmizi da olsa Yesil de olsa hep dayak yedik



K...
: Kirmizi da olsa Yesil de olsa hep dayak yedik Kahrolsun usaklik dedik,                    Yasasin özgürlük dedik, dayak yedik.   ...

9 Nisan 2012 Pazartesi

Atatürk'e mektuplar..: İÇİMİZDE HAİNLER Mİ VAR?

Atatürk'e mektuplar..: İÇİMİZDE HAİNLER Mİ VAR?: Sosyal medyada, valiliklerin,Sağlık Bakanlığı’nın sitelerinden Atatürk resimlerinin kaldırıldığı haberleri yer alıyor ve bunun AKP‘nin Ata...

Ali Aytaç ÇOMAK: DERSİMİZ ATATÜRK

Ali Aytaç ÇOMAK: DERSİMİZ ATATÜRK: Az bilinen yönleriyle Atatürk ile ilgili bulduklarımı yayınladım.lütfen sizde Atatürk'ün bilinmeyen yada az bilinen yönleri varsa b...

8 Nisan 2012 Pazar

5 Nisan 2012 Perşembe

Atatürk'e mektuplar..: Tuzaktaki CHP

Atatürk'e mektuplar..: Tuzaktaki CHP: Kemal Kılıçdaroğlu türbana yeşil ışık yaktı… Açtığı kapıdan türban üniversiteyi aştı, ilkokula kadar girdi… Kemal Bey seyirci… Kuran kur...

ADNAN OKTAR'I TANIYALIM

ADNAN OKTAR'I TANIYALIM

Adnan Oktar'in babasi Habib Gerez'dir. Habib Gerez ressam,sair ve hahamdir. Habib Gerez kadim bir arap yahudisidir. Adnan Oktar'in annesi ise Sami Günzberg'in kardesi Hani'dir. Sami Günzberg bir alman yahudisidir ve Osmanli sarayinda discilik yapmistir.
Yani Adnan Oktar hem anadan hem babadan yahudidir.
Kadiköy adliyesine basvurup soyismini degistirdi Adnan Gerez oldu Adnan Oktar.

Neden HARUN YAHYA ismini kullaniyor ?
Kur'an-i Kerimde 28 tane peygamber isminden neden Hz.Harun ve Hz.Yahya'nin isimlerini secti acaba ?
Hz.Harun, Hz.Musa'nin agabeyi ve yardimcisiydi. Hz.Yahya ise Hz.Isa'nin yardimcisiydi.
Eger Adnan Oktar MUSA ISA ismini kullansa bunun manasini herkes pat diye anlar, ama Yahudilerin Hz.Musa'si ve Hristiyanlarin Hz.Isa'sinin yardimcilarinin isimlerini kullaninca bunu öyle herkes anlamaz.
HARUN ve YAHYA ismini kullanmasi onun Hristiyanlik ve Yahudiligi birlestirmek istedigini gösteriyor.

Adnan Oktar'in 'TAPINAKCILAR VE MASONLUK' isimli kitabini internetten okuyun. Kitabin sonlarina dogru "P2 VE GLADYO" isimli bir bölüm vardir. Orada Gladyo anlatiliyor.
Youtube.com'a girin "HARUN YAHYA DOGU PERINCEK" yazin bir video cikacak orada Dogu Perincek'in Gladyo hakkinda bir aciklamasini Adnan Oktar okuyor ve Adnan Oktar yanindakine soruyor "GLADYO NE YAHU" iste bu kadar. O kitaplari kendisi yazsaydi Gladyo nedir bilirdi ama o kitaplari kendisi yazmiyor yanindakiler yaziyor onun ismi ile basiliyor. Zir cahil bir adamdir kendisi ne tarih bilir ne din hakkinda birsey bilir ne fen ilimlerinden anlar. Adamin calisan tek sevk-i tabiisi testesteron.

Kitaplari bedava dagitiliyor, Mecmualari bedava dagitiliyor, yüzlerce internet sayfasi var TV Kanali bir tek reklam almadan nasil yasiyor bu ekonomik güc nereden geliyor.
Dikkar edin bu adam Amerika ve Israil hakkinda bir sey söyleyemiyor !!!


Cemaatine adam cekebilmek icin her aksam boyali hatunlari cikartiyor.

BU ADAM KİMİN ADAMI BİLEMİYORUZ AMA KESİN OLAN BİRŞEY VAR BİZİM ADAMIMIZ DEĞİL

Banu Avar, CIA Ajanı Vamık Volkan ve Can Dündar'ı anlatıyor...

Bilge Altun Banu Avar, CIA Ajanı Vamık Volkan ve Can Dündar'ı anlatıyor...

Bilim adamından korkunç açıklama

Bilim adamından korkunç açıklama

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar: "Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım.
Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır..."
Hocam son dönemde kanser vakalarında patlama olduğunu, lenfoma ve kemik iliğikanserlerinin çoğunun ise Türkiye'nin tarım merkezi olan Antalya-Kumluca'dan geldiğini söylediniz. Peki böyle başka bölgeler var mı?
Var... Mesela 6-7 ay kadar önce Ergene tartışıldı. Orası içler acısı bir durumda. Ergene'de olağanüstü bir çevre kirliliği var. O?zaman Sağlık Bakanlığımız ve Kanser Savaş Daire Başkanlığı dediler ki, "Orada çok sigara içiliyor, çok alkol kullanılıyor, o nedenle bu kanserler çıkıyor." Böyle bir şey sözkonusu olamaz. Çünkü belgesel bir film hazırlandı bu konuyla ilgili. "Gündöndü" adında... Orada her şey çok açık.

"İZLEYENLERİN DONA KALDIĞI BİR BELGESEL ÇEKİLDİ AMA TÜRKİYE'DE GÖSTERİLMEDİ"
- Ben izlemedim o filmi...
İzleyemedik, çünkü henüz Türkiye'de gösterilmedi. Kısa versiyonu Marsilya'da bir çevre filmleri festivaline gitti. İzleyenler o kadar etkilenmiş ki, film bittiğinde alkışlayamamışlar, alkışlayacak halleri kalmamış. Deri fabrikalarından çıkan o atık suyun köpükler halinde Ergene'ye bırakılmasını ve bu yüzden ortaya çıkan çevre felaketini öyle bir göstermiş ki film dona kalmışlar... Çiftçi geliyorTrakya'dan, Ergene'den, hepsi hastalarımız zaten bunların. "Hocam" diyor, "15 tane sığırımız geçenlerde öldü. Daha önce de bir 15 tane ölmüştü zaten..." Onbeşer, onbeşer ölüyor hayvanlar. Ama "Aşı reaksiyonu oluştu da ondan" diyorlarmış.

"BAKANLIK 'ÇOK SİGARA İÇİYORLAR, KANSER OLUYORLAR' DİYOR, GERÇEK ÖYLE DEĞİL"
- Kimler diyormuş?
Tarım Bakanlığı yetkilileri! Böyle aşı reaksiyonu oluşmaz. Bunlar bir şeyin üzerini örtme çabaları. Bir aşıda üretim sorunu varsa, zaten o 15 hayvanı değil, çok daha fazlasını etkiler. Bu aşıyla ilgili olan bir durum değil. O çevrede muhtemelen hayvanlar su içerken ya da otlanırken çevreden aldıkları toksinle kaybedildiler. Bir arkadaşımız gitti bölgeye, "Kimse konuşmak istemiyor, korkuyor" diyor. Trakya Üniversitesi'nden öğretim üyesi bir başka arkadaşımız bölgedeki kanserli insanların dokularında ağır metal analizine bakmış, çok yüksek bulmuş... CNN Türk'te yayınlanmış bir canlı yayının bandını izledim. Devletin söylediği şey, "Çok sigara içiyorlar, çok alkol tüketiyorlar, bu kanserler o yüzden." Halbuki adam anlatıyor, kızı dereye düşmüş, boğulmuş, peşinden gitmiş, girdiği yere kadar bacakları cılk yara. Bu düzeyde bir kirlilik var Ergene'de. Baktığınızda temiz görünüyor ama adamın girdiği yere kadar bacakları ülsere olmuş. Sonuç? Adamın o yaraları iyileşmiyor. Adam yaşıyorsa da şansa yaşıyor. Bu, o bölgede yaşayan diğer insanlar için de geçerli. Bunun öyle sigarayla, alkolle falan kapatılacak bir yanı yok. Bir de oradan ürün geliyor, o ürünün nereye gittiği belli değil.

"PİRİNÇ, AYÇEKİRDEĞİ VE BUĞDAY'DA 2 İLA 8 KAR YÜKSEK KURŞUN ÇIKTI"
- Gelen ürün ne?
Üç ürün geliyor. Pirinç, ayçekirdeği, buğday... Kadmiyum ve kurşun analizlerini yaptırdık. İzin verilenden 2 ila 8 kat yüksek çıktı! Şimdi bu ürün nereye gitti, kim yedi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bakanlık her ürünü birebir denetleyemez, orada hakkını verelim. Ama şu önemli; ürüne püskürtülerek kullanılan tarım ilaçları herhalükârda çok kullanılmadıkları zaman kabuğun soyulması, hatta meyvenin sebzenin iyi yıkanılmasıyla uzaklaştırılıyor. Sorun ot ilacında. Çünkü ot ilacından meyve ağacı etkilenmiyor ama onu bünyesine alıyor. Biyolojik sistem bunu içinde biriktiriyor. Bu insanda bir tümör oluşumuna da neden olabilir, hayvanların kaybedilmesine de... Bu ot ilacını, glifosatı pek çok ülke vahşi doğaya da atıyor. Ot kontrolü diye. Nedeni bilmiyorum.

"BÜYÜK HASTANELER AÇARAK KANSERİ ÖNLEYEMEZSİNİZ"
- Vahşi doğadan ne istiyorlar?
Hiçbir şekilde anlaşılabilmiş değil. Ormanları ilaçlıyorlar. Niye? Belli değil.

- Herhalde bu zirai ilacı üreten firmalar para kazansınlar diye... Başka bir sebep geliyor mu hocam aklınıza?
Büyük olasılıkla öyle. Doğa bu, sen doğaya müdahale edemezsin. İstersen tarlana müdahale et, ama iş ormana geldiği zaman, "Ben buradan yabani otları temizleyeceğim" diyemezsin. Orası yaban. O şekilde kalmak zorunda. Sen ona müdahale edersen olay çığrından çıkar.

TARIM İLACINI TAVİSYE EDEN ZİRAAT MÜHENDİSLERİ TARIM İLACI SATIYOR"
- Biz ne korkunç insanlar olduk böyle?
Maalesef biz korkunç bir ırkız. Bakın, tarım ilacını sonuçta kim tavsiye ediyor? Ziraat mühendisi... Bakıyorsunuz ziraat mühendislerinin büyük kısmı, aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor. Duydum ve inanamadım, tarım ilacı satarken çiftçiye, "Kendin için mi kullanacaksın, yoksa satacağın ürün için mi?" diye soruyorlarmış. Böyle insafsızca bir durum var. Aynı anda bayii olan birisi tarım ilacı satışını kontrol edebiliyorsa eğer, tüketimini nasıl denetler? Adam kendi satışını mı baltalayacak? Oradan bir sıkıntı çıkıyor. İkincisi, tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu tavuklarda büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Böyle bir şeyi bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESD-BİR, "Elimizden geleni yapacağız" dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan Akademileri bile anlamış değil...?Siz civcive antibiyotiği verirseniz, civcivin bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor. Siz bu civcivi güneşe de çıkartmazsanız, kemikleri de sağlıksız gelişeceği için sadece et yapıyor...

"TAVUKLAR O KADAR ETLİ Kİ KEMİKLERİ KIRILIYOR"
- Hiç anlayamadım hocam...
Aksi takdirde güneşe çıkartırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. O zaman oradan da tasarrufa gidiyorsunuz, hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Bunu kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, "Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor" diyor. Çünkü hiçbir şekilde enerji harcamayacak ve et yapacak şekilde yetiştiriliyorlar. Düşünebiliyor musunuz 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?

1 Nisan 2012 Pazar

VATAN HAİNİ.......

Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse,
vatan, polis copuysa,ödeneklerinizse,
maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,ben vatan hainiyim.

NAZIM HİKMET RAN