19 Nisan 2012 Perşembe

28 ŞUBAT SÜRECİ.......


Siyasi arenada en önemli tartışmalardan birini Türk Ordusu'nun toplumsal yaşamdaki konumu oluşturmaktadır. Hatta Türkiye'nin 150 yıldır emperyalizmle boğuşan ve bağımsızlık mücadelesi veren bir ülke olduğu düşünüldüğünde, mesele çok daha önemli ve belirleyicidir. Emperyalist merkezlerde üretilen planlarda milli devlet ve milli ordunun tasfiyesi öngörülür ve bu kurumlar küreselleşme denen emperyalist saldırının stratejik hedefidir. Bu çerçevede 28 Şubat 1997 MGK Kararları ve sonrasındaki gelişmeleri kısaca değerlendirmekte ve bazı gerçeklerin altını çizmekte yarar görüyoruz. Çünkü 28 Şubat süreci, başta ABD olmak üzere Batı'nın ve işbirlikçilerinin bilincinde o kadar derin izler bırakmıştır ki, '97 yılından beri neredeyse her 28 Şubat günü, holding medyası tarafından orduyu yıpratma kampanyasında özel olarak ele alınır.
Sürecin Köşe Taşları
28 Şubat'ın tarihsel kökleri Jöntürk Devrimi'ne ve Kurtuluş Savaşı'na kadar uzanmaktadır. Ancak süreci 1990'larda başlayan küreselleşme saldırısı ve Türkiye'nin bu saldırıya direnci çerçevesinde ele alırsak ilk hatırlanması gereken 1993'te Eşref Bitlis'in öldürülmesidir. ABD'nin Kürt sorununa müdahalesine karşı komşu ülkelerle milli politikalar temelinde işbirliğini savunan ve buna uygun adımlar atan dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in CIA tarafından katledilmesi, ordudaki emperyalizme cephe alan unsurların hedefte olduğunun ilk somut göstergesiydi. Daha sonra Türk Ordusu, 1995 Mart'ındaki Çelik Harekâtı ile ABD'nin Kuzey Irak'taki hâkimiyet alanına girmiş, Irak ve Barzani ile işbirliği yaparak 1996 Eylül'ünde Amerika'nın Kuzey Irak'taki mevzilerini dağıtmıştı. Bu harekât sonunda Amerika 3500 CIA peşmergesini Guam Adası'na kaçırmak zorunda kalmıştı. Tam da bu dönemde Amerikan düşünce kuruluşlarının yayınlarında, 'Türk Ordusu'nun raydan çıktığı" tespiti yapılıyordu.
1996 Kasım'ında Susurluk olayıyla birlikte ABD güdümlü mafya-Gladyo-tarikat ortaklığının geniş kitlelerin gözünde teşhir olması ve bu temelde gelişen halk hareketi, sürecin halk dinamiğini oluşturmuştu.
Dışarıda Amerika ile karşı karşıya gelen Türk Ordusu içerde de kaçınılmaz olarak Batı destekli irtica ile hesaplaşma içine girmişti. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu'nda Batı destekli irtica birinci tehdit olarak belirlenmiş ve bu tehdide karşı Cumhuriyet Devrimi Kanunları'nın uygulaması kararlaştırılmıştı. 29 Nisan 1997'de Genelkurmay, baş tehdit içine alınan irticayı "gereğinde ulusun talebi doğrultusunda askeri güçle tasfiye" anlayışını içeren, 'Milli Askeri Stratejik Konsept'i (MASK) kamuoyuna açıklandı. Ardından 30 Haziran 1997'de Erbakan-Çiller iktidarının ordu-halk birliği temelinde gelişen kitle hareketiyle devrilmesi, sonrasında da Milli Güvenlik Kurulu'nun, yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ni kabul ederek, ırkçı boyutlardaki milliyetçiliği düşman kapsamı içine alması ve ülkücü mafyayı tasfiye kararı geldi. Aralık 1997'de ise Genelkurmay'ın, "Batı destekli irtica ile iç savaş" tehdidine karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yeniden yapılandırması başladı.
'Demokrasi' Çığırtkanlığı
28 Şubat sürecinde yaşanan gelişmeler sonucunda 'irtica', 'MGK', 'ordu', 'demokrasi', 'insan hakları' gibi konularda alevlenen tartışmalar esas olarak iki tutuma yol açtı. Bunlardan birincisi MGK kararlarına cepheden karşı çıkarken diğeri kararları ilerici karakterinden dolayı destekledi. MGK kararlarına karşı çıkan cephenin başını ABD çekiyordu. Çünkü Türk Ordusu, Amerika'nın bölgedeki jandarması olmayı reddediyor, bölge güçleriyle işbirliğine yöneliyor, Ilımlı İslam projesine karşı Cumhuriyet Devrimi mevzilerinde direniyordu. Amerikancı cephenin diğer elemanlarına baktığınızda yelpaze, RP, DYP, BBP, MHP, Hizbullah, İBDA-C ve neoliberal yazar-çizer takımından Ufuk Uras ÖDP'si, HADEP, EMEP, İHD ve maceracı gruplara kadar uzanmaktaydı. Erbakan-Çiller iktidarının yıkılması, Refah Partisi'nin kapatılması, Tayyip Erdoğan'ın ceza alması gibi gelişmeler üzerine bir araya gelen bu 'özgürlükçü' cephe 1998 baharında boy gösteren türban eylemlerinde eylem birliği fotoğraflarından bir yenisini daha gözler önüne seriyordu.
Amerika, New York Times ve Washington Post gazetelerinde "Türkiye'de gerçek iç savaş militaristlerle demokratlar arasında" diyerek işareti veriyor ve orduyu hedef gösteriyordu. Neoliberal yazarlar da daha başında sürecin adını koymuşlardı. 28 Şubat bir 'darbe' idi. Ordu siyasete müdahale etmişti. Halka rağmen yapılmış ve 'özgürlükleri' kısıtlamıştı. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat; bunların hepsi birdi. 'Demokrasi' ayaklar altına alınmış, 'insan hakları' yok sayılmıştı.
Meseleye gerçekler zemininde yaklaşacak olursak görürüz ki, emperyalizme karşı mücadeleden koparılmış bir 'demokrasi' ve 'insan hakları' söylemi dile yerleşince bilinç de sakız gibi sünüyor. 28 Şubat süreci içinde bu söylemi benimseyenler bir bir söylemin gerçek sahibi Amerika'nın yanına yuvarlandılar.
Cumhuriyet Devrimi'nin Atağı
Tarihsel olayların gerçeğine olgular düzleminde ulaşılabilir. Gerçek demokrasi, büyük burjuva devrimlerinin ürünüydü ve gericiliği ezerek geldi. 1640 İngiliz Devrimi de, 1789 Fransız Devrimi de, 1920 Türk Devrimi de, ortaçağ karanlığının üzerine silahla yürümüş, gerici iktidarları zor kullanarak tasfiye etmiş ve demokrasiyi getirmiştir. Türkiye'de 1908 Jöntürk Devrimi'nden 27 Mayıs'a milli demokratik devrim süreci, demokrasinin de yerleşme sürecidir. 28 Şubat, pratiğine bakıldığında Cumhuriyet Devrimi sürecinin bir parçası, bir atağı olarak tarih içindeki yerini alıyor. İçerdiği program, dayandığı ve karşısına aldığı kuvvetler bu gerçeği ortaya koyuyor.
Toplam olarak bakıldığında 28 Şubat, ABD güdümlü mafya-Gladyo-tarikat rejiminde önemli gedikler açmıştır. Refah-Yol hükümetinin devrilmesi ve Refah Partisi'nin kapatılmasıyla tarikatların 12 Eylül'den bu yana yerleştiği siyasi mevzilere ağır darbeler indirilmiştir. Fethullah Gülen Amerika'ya kaçmak zorunda kalmıştır. İmam Hatip'lerin orta bölümünün kaldırılması, yasadışı kuran kurslarının sınırlandırılmasıyla, ilköğretimin 8 yıla çıkarılmasıyla toplumsal yaşamı düzenleyen ileri adımlar atılmıştır. Görüldüğü gibi 12 Mart ve 12 Eylül Amerikancı faşist darbelerinin beslediği ve büyüttüğü kuvvetlerin üzerine gidilmiştir. Bu nedenle 28 Şubat'ın bu darbelerin devamı gibi anılmasının gerçeklik zemininde karşılığı yoktur.
Söylendiğinin aksine halka rağmen değil halka dayanarak yol almıştır. Susurluk olayı sonrası gelişen aydınlanma süreci geniş bir halk hareketine yol açmış, "Bir Dakika Karanlık" eylemlerinde genç, yaşlı, kadın, erkek binlerce insan bir araya gelmiştir. "Şeriata Geçit Yok", "Aydınlık Türkiye" sloganları geniş kitlelerin kuvvetli sesiyle alanlarda yankılanmıştır. Bu halk hareketinin güçlü etkisi sonucunda halk-ordu birliği sağlanmış ve süreç şekillenmiştir.
28 Şubat'ın Temel Eksiği
Temel olumluluklarına rağmen 28 Şubat, süreci pekiştirecek ve Cumhuriyet Devrimi'nin bu atağını daha kapsamlı bir program temelinde derinlemesine sürdürecek bir iktidar yaratamadı. Sürece ABD lehine müdahil olan Çevik Bir gibi 'Truva At'ları bu iktidar boşluğundan faydalandı. 1999'da gerçekleşen erken seçim tuzağıyla hükümet Cumhuriyet Devrimi'ne direnen ya da ayak sürüyen kuvvetlere bırakıldı. 28 Şubat'ın önü kesildi. Mafyanın üzerine yürümekte sınırlı kalındı. SüperNATO'nun cinayetleri durdurmasıyla yetinildi ancak bu da uzun sürmedi; Şemsi Denizer ve Ahmet Taner Kışlalı SüperNATO tarafından öldürüldü. Dünya sermayesinin özelleştirme saldırısına açık tavır alınmadı ve Cumhuriyet ekonomisi cepheden savunulmadı. Sadece özelleştirmelerin içerdiği tehlikelerle ilgili açıklamalar yapıldı. Sonuç olarak, ordunun sürecin kazanımlarına tutunarak iktidarı gütme eğilimi gelişti. Halk hareketiyle bağlar zayıfladı.
Bu gün 28 Şubat'ın siyaset yasağı getirdiği Tayyip Erdoğanlar, BOP Eşbaşkanlık göreviyle sekiz yıldır iktidar koltuğunu işgal etmekteler. TSK'nin subayları ise Ergenekon ve Balyoz gibi Amerikan tertipleriyle sanık sandalyesine oturtulmuş; ordu sürekli tekmelenen, internet sitesinden uyarıcı açıklamalar yapakla yetinen bir noktaya getirilmiştir. Ancak önümüzdeki dönemin büyük halk hareketleri, süreci tersine çevirecek birikimi de içinde taşımaktadır.
Bora Toran
TGB GYK Üyesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder